• Zilan Baran

Mülteci Olmak

Mülteci(Sığınmacı); dini, dili, milliyeti, ırkı, cinsiyeti ...belirli bir toplumun üyelerinin ideolojileri, siyasi görüşleri ve yahut içerisinde bulundukları topluluğun üyeleri olma dahil gerekçe gösterilerek daha fazla dışlanmamak, zulüm görmemek adına hatta söz konusu dışlanma, zulüm görme riskine karşı endişe ve korku yaşamaları sonucunda yaşanılan ülkeden ayrılmak zorunda kalınması ya da kişilerin ayrılmak zorunda bırakılması durumunda bir daha geri dönmemek üzere bir başka ülkeye yerleşme talebinde bulunup iltica etmek istediği ülke tarafınca da haklı bulunup bazı haklara sahip olunması ile kişilere verilen addır. En genel anlamıyla iltica eden ve alındığı ülkede birtakım haklara sahip olan kişilere “Mülteci” denmektedir.

Birleşmiş Milletler mülteci olmanın tanımını; “ırkı, dini, milleti, belli bir sosyal gruba mensup veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan (örneğin; iç savaş nedeniyle hapse atılmak gibi), bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönmeyen veya dönmek istemeyen kişidir” şeklinde yapmıştır.


Görüldüğü üzere doğru değerlendirildiğinde “Mültecilik yani Sığınmacı”lık aynı zamanda hukuki bir statüyü beraberinde getirir. Ancak ne yazık ki günümüz dünyasında mağduriyet yaşayan söz konusu insanlara saygı ve yardımlaşma çerçevesinde bir arada yaşayabileceğimizi gösteren bu kavram damgalayıcı bir boyuta ulaşmıştır. Sığınma talebinde bulunan insanların korku ve endişelerinde haklı bulunmaları şartı ile mültecilik statüsünü elde etmeye çalışmaları oldukça zorlu iken bir de talepte bulundukları ülkelerde çok daha kötü şartlarda yaşamaları ise göz ardı edilen ancak göz ardı edilemeyecek denli büyük bir problemdir. Zira yaşadığımız ülkede birçok hakkı yerli halk taraflarınca gasp edilen ve kendi ülkelerindeki koşullardan daha kötü koşullarda yaşama mücadelesi veren insanlar vardır. Bu durumdan en fazla etkilenenlerin ise “kadınlar, çocuklar ve yaşlılar”ın olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim Suriye’den Türkiye’ye göçler başladığında verilen olumsuz tepkiler bu durumun kanıtıdır ki yetmezmiş gibi yerli halkın verdiği olumsuz tepkilerle çelişen eşi ölmüş mülteci kadınlarla evlilik oranlarının artması durumu söz konusu mülteciliğin hukuki bir statü kazandırmasına karşın söz konusu bu statülerin eylemde bir işlevinin olmadığı aksine ülkemize iltica eden kadın ve çocuklar üzerinden eşitsizliğin, ayrımın... yeniden üretildiğini göstermektedir.

Mülteci Kadınlar


Aslında tarihsel olarak mülteci olarak değerlendirilen insanlar genellikle biyolojik cinsiyeti “Erkek” olan kişilerdi. Zira mültecilik üzerine yapılan birçok çalışma 1960’lı yıllara kadar erkek cinsiyeti üzerineydi. Nitekim 60’lı yıllara dek yapılan çalışmaların erkek egemenliğine dayalı çalışmalar olması bu durumu kanıtlar niteliktedir. Bulunulan coğrafyadan kaçış, sığınma talebinde bulunulan ülkelerde yasal düzlemde mülteci statüsü kazanma gerek fiziksel gerek psikolojik gerek ekonomik gerekse sembolik şiddetten korunma ve ayrımcılık yapma yasağı söz konusu olduğunda kadınlar ve erkekler arasında bir ayrım yapılmamış olduğuna dair 1951 yılında imzalanan Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme ile mülteci kavramının tanımlanması ile bu kavrama bakış evrilmeye başlamıştır. Tanımlamanın etimolojik kökeni ise İngilizce he\his şeklinde daha çok erkeği ifade eden bir niteliktedir. Ardındaki süreci ikinci Dünya Savaşı'nın takip etmesi sadece siyasi alanda değil sosyalliğe ataerkilliğin hâkim oluşu toplumsal cinsiyet rolleri kapsamında da savaş alanlarında erkeklerin zulme maruz kaldığı gibi bir düşünceyi desteklemekteydi. Ancak bu yaklaşım tam anlamıyla doğru bir yaklaşım olmadığı gibi resmin bütününe bakmayı engelleyen bir bakıştır. Zira kadınların siyasi alanda aktif olabildikleri ve şiddete maruz kaldıkları bu dönemde tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilmekteydi. Ayrıca sözleşmede “ırk, din, uyruk, belli bir haklı neden ile bir topluma üye olmak ve siyasi düşünce” şeklinde beş temel etken mülteci statüsü elde edebilmek için belirlenirken “cinsiyet” hesaba bile katılmamıştır. Ancak kadınların içinde yaşadıkları toplumda sadece kadın olmaktan kaynaklı görmüş oldukları şiddet göz ardı edilemez ki burada ilk akla gelen fiziksel şiddet olsa bile yakın zamandan örnek vermek gerekirse Afganistan’da kadınların “çarşaf giymesi” bu şiddetin sembolik boyutunu bizlere göstermektedir.


Şiddet kavramı tek boyutlu olmayıp bu nedenle de sadece fiziksel boyutunun gündeme gelmesi “şiddet”in sadece fiziksel olduğu gibi yanlış bir yaklaşım oluşturmaktır. Tıpkı çocuk ve istismar söz konusu olduğunda sadece istismarın “cinsel” boyutunu görüp ihmal ve hak ihlâlleri gibi boyutları görmezden gelmek gibi yanlış bir yaklaşım söz konusudur. Ayrıca şiddet olgusu sadece kadınlarla ilgili olmayıp insanlığı ve bütün cinsleri ilgilendiren hassasiyeti yüksek, son derece dikkatli olunması gereken bir olgudur ancak değişmeyen zihniyet yapısının en belirgin yansıması ve de oransal olarak kadınlarda daha fazla rastlanılan bir olgudur. Dolayısıyla şiddet, istismar, cinsel saldırı gibi birçok formda karşımıza çıkmaktadır. Üstelik sosyalliğimizin biyolojik cinsiyetimize atfettiği “zayıf olma rolü ve bu rolün içselleştirilmesi” ile iltica etmek zorunda kalındığında mülteci statüsü kazanmak uğruna kişilerin katıldıkları mülakatlarda dilini bilmedikleri bu ülkede hem devlet tarafından hem de ülkenin yurttaşları tarafından şiddete maruz kalmalarının yanında bir de kadın olmak şiddetin boyutunu katbekat büyütmekte. Tüm bunlara ek olarak 1951 Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme'nin taslağını hazırlayan ekibin tamamen erkeklerden oluşması bugün dahi geçerli olan tanımın eril bir dil ve içerik kullanılarak yazılmış olmasına ve hala uygulanmasına şaşmamak gerek ancak kabullenmemek de gerek.